jaguar

19/3/2006 - Tanju Okan

Kategori: muzisyen

1938 yılında dünyaya geldi. Liseyi Balıkesir’de bitirdikten sonra yurtdışında şan eğitimi aldı ve 1961 yılında Ankara’da profesyonel müzik hayatına başladı. 1962’de İstanbul’a geldi ve Müfit Kiper Orkestrası ile birlikte çalışmaya başladı. 1964 yılında hayatının dönüm noktalarından biri olan Erol Büyükburç ve Tülay German’la birlikte Balkan Melodileri Festivali’ne katıldı. Hemen ardından da ilk plağını çıkardı. Bu plak Sahibinin Sesi’nde çıktı. Daha sonraları Okan; Odeon, Arya, Regal, Fonex, Philips, Yonca, Diskotür, Balet, Nova, Gönül, Sinyal ve İstanbul Plak ile çalıştı.

Türk Popu'nun 60'lı yıllarını şekillendiren iki çok önemli eğilim vardı; Birincisi, Sezen Cumhur Önal ve Fecri Ebcioğlu'nun başını çektiği "yabancı şarkı üzerine Türkçe söz yazma" eğilimi, diğeri ise Balkan Melodileri Festivali ve Altın Mikrofon Yarışması'nın iteklemesiyle "Türkülerin aranje edilmesi"ydi. Tanju Okan, Milli Orkestra'nın bir solisti olarak aranje edilmiş türkülere yer verir ilk plaklarında. "Atmaya yürek" gereken "kum" hemen ikinci plakta "kunduraya dolar". Artık Türk Popu'nun efsanevi söz yazarlarından biri haline gelmiş Fikret Şeneş, ilk Türkçe şarkıyı Tanju Okan için yazar: "İki Yabancı"... Fecri Ebcioğlu da aynı şarkıyı (Strangers in the Night) aynı isimle Ajda Pekkan için yazmıştır.

70’li yıllarda Ergin Bener ve Hümeyra, Melodi Plak'tan ayrılıp kurdukları Yonca Plak'ın ilk plaklarından birini Tanju Okan'a yaptırırlar: "Hasret"... Moustaki'nin ünlü şarkısı "Le Meteque"in Türkçe versiyonu olan bu parça o güne kadarki en büyük Tanju Okan hit'i olmakla kalmaz, Türk Popu'nun da en önemli şarkılarından biri olur.

1975 yılında "Bütün Şarkılarım" albümünü çıkardı. Bundan sonra da "Kadınım"ı yapan Tanju Okan, zirveye çıkar bir kez daha. Bu dönemde Tanju Okan’ın söz yazarı Mehmet Teoman’dır. Bu işbirliği sonraki yıllarda da çok önemli bir plağın çıkmasına sebep olacaktır...

1980 yılında Garo Mafyan, Melih Kibar, Bora Ayanoğlu destekli "Yorgunum" albümü çıkar Kent firmasından. Hem Kent'in, hem de Melih Kibar'ın en sıkı dönemleridir. Bu nedenle masraftan kaçınmadan, çok derli toplu kadrolarla yapılır bu albüm.

90'lı yıllarda Türk Popu'nun yeniden canlanışı, Tanju Okan’ın yeniden albüm yapmasına neden olur. "İşte Tanju Okan" 95'i yayımlar. Bu dönemde Urla’ya taşınan sanatçı, siroz hastalığına yakalandı ve 23 Mayıs 1996’da öldü.

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

19/3/2006 - Semir Aslanyürek

Doğum Tarihi : 1956 / Antakya

FİLMLERİ
Vagon - 1992
Şelale - 2001

Semir Aslanyürek, filmindeki gibi ağır bedeller ödemeden de 'duvarların yıkılabileceğini' söylüyor.
Semir Aslanyürek doğduğu Antakya'dan Şam'a gidip tıp ve güzel sanatlar eğitimi aldı. Oradan Sovyetler Birliği'ne geçip yedi yıl sinema okudu. Türkiye'ye dönüp, gençliğinden beri peşinden koştuğu düşü, 'Şellale' filmini sonunda tamamladı.
Yüksek kayalardan köpürerek yuvarlanıyor sular. Havada döne döne küçük bir gölete dökülüyor. Şelalenin dibinde, suyun kayalara çarpıp dağıldığı küçük göletin etrafında toplanmış kadınlar. Bağıra çağıra bir gece önce gördükleri rüyalarını anlatıyorlar. Çünkü eski bir inanışa göre 'rüyalar akan suya anlatılır ve yorumu Yusuf peygambere mahsustur.' Bu yüzden Antakya yöresinde rüyalar şelaleye anlatılır ve buralarda şelaleye 'şellale' denir. Şelalenin dibindeki göletin kenarında bir kayaya oturan kadın hışımla göğsünü açıp dövünüyor, saçını başını yolarak öfkeyle anlatıyor rüyasını. Bir başka kadın bir öncekinin tersine sakin ama çok üzgün rüyasını anlatırken. Yeni gelen bir kadın gülümseyerek bakıyor şelaleye. Bir başkası yüzündeki acının çizgileriyle başlıyor rüyasını anlatmaya. Ama hiçbirinin sesi duyulmuyor şelalenin gürültüsünden. Bir kadının rüyası bittiğinde şelalenin köpüren suları ekranı kaplıyor. Görüntü donup kalıyor. Antakya'dan başlayan öykü montaj masasının başından kalktı Semir Aslanyürek. Ardındaki ekranda bıraktığı, yıllardır peşinden koştuğu düşü 'Şellale' filminin artık montaj aşamasına gelmiş görüntüleriydi.

Aslanyürek'in yaşam öyküsü 1956 yılında Antakya'da başlıyor. Dokuz yaşından itibaren taş yontuyor Antakya'ya bağlı Harbiye'deki 'Şellale'nin dibinde. Zaten buralarda her üç kişiden en az biri heykel yapar. Bütün Akdeniz kıyısına buradan gider taş heykeller. Üniversite çağına gelince Ankara'ya gidip Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'ne kayıt yaptırıyor. Ancak o yıllardaki siyasal kamplaşmanın getirdiği şiddetten nasibini alıp kötü bir dayak yiyince Antakya'ya geri dönüyor.

Antakya'da bir arkadaşı dil öğrenmek için Suriye'ye gitmek ister. Aslanyürek de ona yardımcı olacaktır. Birlikte Ankara'ya Suriye Büyükelçiliği'ne giderler. Elçilik görevlileri nasıl gideceğini, ne yapacağını anlatırlar arkadaşına. Bir yanlış anlama sonucu Aslanyürek'in de gitmek istediğini sanarak formalite gereği bir sınava gireceğini anlatırlar. O da "Niye olmasın" diyerek Suriye'ye gitmeye karar verir. "Suriye'ye gitme fikri orada çıktı. Tamamen bir tesadüf. Aslında ben tesadüflere inanmıyorum. En basit rastlantılar bile insan aklının ermeyeceği kadar karmaşık ve önemli." Arkadaşıyla birlikte Şam'a gider Aslanyürek. Kaydını tıp fakültesine yaptırır. Artık Şam'da maceralı günler başlamıştır. Üç yıl tıp eğitimi görür. Ancak doktorluk ona göre değildir. Hocaları "Ne sen uğraş, ne de bizi uğraştır" der. Bunun üzerine güzel sanatların heykel bölümüne geçer. Dokuz yaşından beri yaptığı gibi taş yontmaya başlar yeniden. Birgün arkadaşıyla Türkçe konuşarak giderken yanlarına biri yaklaşıp Azeri Türkçesiyle konuşmaya başlar. Bu kişi Şam'daki Sovyet Kültür Merkezi'nin Azeri müdürüdür. Sovyet Kültür Merkezi'ne gidip gelmeye
başlar.

"9 Mayıs Sovyetler'in Zafer Bayramı'dır. İkinci Dünya Savaşı'nda Almanya'nın kesin yenilgiye uğratılıp teslim olduğu gün. Her yıl 9 Mayıs'ta bir resepsiyon verilir. Ben de davetliydim. O yıllarda öğrenciyim, ailem para gönderiyor. Bir çelenk yaptırmak istedim bayram için. Param çıkışmadı. Bunun üzerine bir yontu hediye etmeye karar verdim. Onu yaptım. Resepsiyona gittiğimde
de yontuyu hediye ettim. Sanıyorum iki hafta sonra Leningrad Güzel Sanatlar Akademisi'nden bir heykeltıraşla bir gazeteci gelmişti.Tanışıp konuştuk biraz." Sovyetler Birliği'nden gelenler yontuyu çok beğenmişti. Heykeltıraş olanı "Sana burs verelim, gel akademinin heykel bölümünde yedi yıl oku" der. Ama Aslanyürek sinema okumak istiyordur. Bunu söyler Türkçe. Ancak kültür merkezinin Azeri müdürü bu söylediklerini tercüme etmez. "Sen" der "Önce bir git oraya. Birkaç ay sonra bölümünü değiştirirsin. Önce bir hak kazan." Aslanyürek kabul eder, Şam'dan Sovyetler Birliği'ne geçer. Şam'dayken öğrenci pasaportuyla yılda üç kez Türkiye'ye gelmektedir. Ama
Sovyetler'e geçmesiyle, artık yedi yıl süreyle Türkiye'yi
göremeyeceği günler başlamıştır. Kiev'de öğrencidir Aslanyürek. Planladığı gibi heykel bölümünü bırakır, sinema okumaya başlar. Bir sene sonra'da daha iyi bir sinema
okuluna gitmek için Moskova'ya geçer. SSCB Devlet Sinema
Enstitüsü'nün sınavlarına katılır. "Moskova'daki okul çok önemliydi. Devlet bütün ihtiyaçlarımı karşılıyordu. Öğrenci yurdunda kalıyordum. Burs veriyorlardı. İki senede bir elbise, ayakkabı, palto gibi giyecek ihtiyaçlarımı karşılıyorlardı. Rusça da öğrenmiştim. Çok iyi hocalar ve güzel yöntemleri vardı. Dil öğrenirken ilk 15 günde kümesini kaybetmiş tavuk gibi oluyorsunuz ama 15 gün sonra konuşmaya başlıyorsunuz. Ne
konuştuğunuzu bilmiyorsunuz ama insanlarla anlaşıyorsunuz."
Dört dörtlük sinema eğitimi yoğun bir sinema eğitimine başlar Moskova'da.Aslanyürek'e göre oradaki eğitim öyle yoğundur ki Moskova'da bir yıl sinema eğitimi alan bir öğrenci, Türkiye'de dört yıl sinema eğitimi alan öğrenciden daha fazla şey öğrenir. Okul 1918'lerde, daha
sinemanın ne olduğunun, bir sanat olup olmadığının tartışıldığı
yıllarda kurulmuştur. Haftanın hemen her günü sabah dokuzdan gece yarılarına kadar eğitim sürer. Bir yandan teorik ders, diğer yandan yoğun bir pratik yaparlar. 1984 yılına gelindiğinde, Aslanyürek beşinci sınıftadır. Artık diploma projesine başlama zamanı gelmiştir. Elinde yazdığı bir senaryo vardır: 'Şellale'. Çocukluğunun Antakya'sını anlatan bu filmi
çekecektir. Filmini çekeceği şelaleyi bulmak için Azerbaycan'a gider. Ama yaşadıkları, bir film nasıl yapılırdan çok, bir film nasıl
yapılmazın öyküsüdür."Başımıza gelmeyen kalmadı orada. Sanırım o zamanki Sovyetler Birliği'nin yapısının çok büyük etkisi vardı yaşadıklarımızda. Bir de SSCB'de Azerbaycan'ın çok özel bir durumu vardı. Benim gittiğim, gördüğüm Azerbaycan'da çalışan kimse yoktu. Belki bana öyle geldi.Ama filmi yapmak için çok kaldım orada, dört ay debelendik. İlk gittiğimde gerçekten çok iyi karşıladılar beni. Filmin bütçesini de devlet vermiş. Mekân bulmamız için bakanlık arabası bile verdiler.
Gösterilen ilgi inanılmazdı. Ama gittiğim ilk 1.5 ay hiçbir şey
yapamadım. Sadece evden eve, restorandan restorana dolaştırıldım.
Yemek, içmek, sarhoş olmak ve eğlenmek. Ancak 1.5 ay sonra kendime gelebildim. Ben Hazar Denizi kenarında sızıyorum, ayıldığımda bakıyorum ki başka bir yerde yemeğe oturmuş, içki içiyorum. Sonunda diploma projesi olarak 'Şellale'yi çekemedim. Moskova'ya döndüm ve okuldaki stüdyolarda başka bir film çektim." Moskova'da bir Suriyeli ile evlenmiş, bir de çocuğu olmuştur. Okul bittiğinde Türkiye'ye dönmeye karar verir. Çünkü o artık bir misyon adamıdır ve kendisine Sovyetler Birliği'nden çok Türkiye'de ihtiyaç vardır. 1986'nın sonlarında Türkiye'ye döner. "Hemen gözaltına alındım. İki ay kadar kaldım içeride. Gözlerim bağlandı. Sorgulandım. Memleketin kaçta kaçını sattığımı sordular.Koşullar çok kötüydü. Bazı şeyleri kanıtlayamayacağım için söylemiyorum. Siz tahmin edersiniz artık. Sonra bıraktılar. Hakkımda dava açıldı. 32 cinayet, beş altı tane kundaklama, altı yedi tane banka soygunu falan. Hepsini ben yapmışım. Hem de bunları Sovyetler'deyken yapmışım.
DGM'de yargılanırken iddianameyi okuyan savcı bile gülüyordu. Çünkü cinayetler, kundaklamalar Maraş'tan tutun, Adana, Samandağı, Reyhanlı ve Antakya'ya kadar neredeyse aynı gün, aynı saatte olanlar vardı. Moskova'daki elçilikten de raporum geldi. Ne zaman nefes aldığımı bile yazmışlardı. Böylece dava düştü."

Sırada askerliği vardır artık. Hemen askere götürülür. Üniversite
mezunu olmasına karşın 'sakıncalı piyade' olarak yaptırılır
askerliği. Terhisten sonra Antakya'ya döner ve çocukken yaptığı gibi taş yontmaya başlar.

Ama bir yandan da aklı sinemadadır. Bu nedenle ilk uzun metrajlı filmini çekmek için 1992 yılında yeniden gider Moskova'ya.Gösterilmeyen film "Filmin adı 'Vagon'du. 1992'de çekimlere başladık, 1993'te bitirdik. Kültür Bakanlığı'ndan filmin çekimi için para almıştım. Şimdi film burada ama piyasaya hiç çıkarmadım. Tümüyle bir Rus filmi oldu.Yanlış bir başlangıçtı benim için. Çünkü Türkiye'de öyle bir film gitmezdi. O bende Rus sinemasının tamamen hâkim olduğu bir dönemde
çekilmişti. Daha burada gözümü açamamıştım. Film ekibinin,
oyuncularının tümü Rus'-tu. Bu yüzden Türkiye'deki piyasaya pek uygun bir film olmadı."

Yeniden Türkiye'ye döner Aslanyürek ve Antakya'da taş yontmayı sürdürür. Bu arada da öğretim üyesi olmak için çeşitli üniversitelere başvurur. Sonunda Marmara Üniversitesi'nden olumlu yanıt gelir, Sinema-Televizyon bölümünde öğretim görevlisi olur. Ama aklında hep 'Şellale'yi çekmek vardır.
"Sonunda bu yıl biraz ödünç para, biraz sponsorlukla filme
başlayabildim. Neredeyse sıfır bütçeyle, hatta bütçe bile yapmadık.Gönüllü, bu işe yüreğini koymuş bir kadro vardı."
'Şellale', 1950'li yıllarda geçen bir öykü. Aslanyürek de bu öykünün tanıklarından. Film o yıllarda Demokrat Partili olan babası ile Halk Partili olan amcasının birbirlerini görmemek için bitişik evlerinin avlusuna duvar örmelerini, buna karşın duvarın üzerinden de sürekli kavga etmelerini, ailenin ancak Aslanyürek'in kız kardeşinin bir kaza sonucu yanarak ölmesiyle barışmasını anlatıyor. Aklı heykelde kaldı "Bu, Türkiye'nin bir dönemi. Daha doğrusu Antakya'da bir zaman
diliminde geçen olayları. Ağır bedeller ödemeden de duvarların
yıkılabileceğini, kardeşin kardeşe sarılabileceğini anlatmak istedim.
Burada anlatılan bir aile trajedisi. Ama sanıyorum bu aynı zamanda bu dünyanın da bir trajedisidir. Devletleri de kardeş sayarsak, devletler de ağır bedeller ödemeden barışabilirler."
Aslanyürek Türkiye'de ilk filmini çekmiş ama aklı hâlâ heykelde. "Ben heykelden birkaç film için bu yılları ödünç aldım" diyor "Ama şimdiden 23 senemi sinemaya vermiş oldum."
Aslanyürek'in heykelden aldığı izin kafasındaki üçlemeyi bitirene kadar sürecek. Senaryosunu yazdığı 'Eve Giden Yol' filmi seferberlik yıllarını anlatıyor 1911'den 1918'e kadar. Senaryosu biten bir diğer film projesi de 'Karmaşa'. Antakya'nın Fransız işgalindeki yıllarını kapsıyor. Yani 1939'a kadar. Çekimini bitirdiği 'Şellale' de 1960'a kadar olan süreci içeriyor.
Antakya'dan doğan 'Şellale', Suriye'ye geçip Şam üzerinden, Kiev'e, oradan Moskova'ya gidiyor ve Sovyetler Birliği'nden Türkiye'ye dönüp yine Antakya'dan denize varıyor; tıpkı Aslanyürek'in düşleri gibi.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

19/3/2006 - Amanda Plummer

1986-87'de "Pygmalion" oyununda sergilediği performansıyla en iyi kadın oyuncu ödülü almıştır.1996'da A Stitch in Time isimli oyunla 48.Emmy Ödüllerinde en iyi misafir oyuncu ödülünü kazandı. Plummer bu oyunda, geçmiş hayatını değiştirmeye çalışan Prof.Dr.Theresa Given'ı canlandırıyordu. Christopher Plummer ve Tammy Grimes'ın tek çocuklarıdır. Plummer küçük bir kızken en büyük hayali ilerde bir jokey olmaktı. 14 yaşındayken Belmont'ta Alfred Vanderbilt için birkaç kere bu isteğini gerçekleştirmiştir. Plummer'a göre hayatında geçirdiği en güzel anlardan biri buydu.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

19/3/2006 - Pulp Fiction

Kategori: film

Gangsterler camiasına içerden, unutulmaz bir bakış. Quentin Tarantino'yu her ne kadar önceki filmi Rezervuar Köpekleri ile çok övgü aldıysa da, kitlelere asıl tanıtan film.

Ödül avcısı Butch Coolidge şeytanla yaptığı bir anlaşmada ödemeyi durdurmaya karar verir. Honey Bunny ve Pumpkin, hayatlarına biraz hareket katmak isteyen genç ve birbirine aşık bir çift küçük soyguncudur. Öteyandan, iki kaşarlanmış gangster, Vincent Vega ve Jules, günlük işlerinden biri olarak, patronlarına ödemeyi geciktiren bir kaç sahetekar genci vurmaya giderler. Vincent patronun güzel ve genç karısına bebek bakıcılığı yapmakla da görevlendirilirken ortağı suç yaşamına son vermeye karar verir. Cesur bir boksör ise para karşılığı hile yapmayı reddederek şehirden kaçar. Kader bu aykırı tipleri muhteşem bir şekilde bir araya getirecek, yollarını kesiştirecektir.

Travolta, Bruce Willis, Harvey Keitel, Samuel L. Jackson, Uma Thurman ve sayısız ünlü oyuncu bu popüler kültür başyapıtında bir araya geliyorlar.

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

19/3/2006 - David Gilmour

Kategori: muzisyen

David Jon Gilmour, CBE (d. 6 Mart 1946) İngiliz rock topluluğu Pink Floyd' un gitaristi ve solistidir. 13 yaşındayken komşuları tarafından hediye edilen bir klasik gitar ile yolculuk başladı. Çevresinde mükemmel ritm duygusu ve gitara olan hakimiyeti ile dikkat çekiyordu.

Pink Floyd'a katılmadan önce Paris'e giderek kurduğu toplulukla Avrupa turu yaptı. Fransızcası iyiydi ve müziğin yanısıra Paris'te erkek model olarak çalıştı.

Roger Waters'ın gruptan ayrılmasından sonra yayınlanan The Division Bell albümünde Gilmour' ın tarzını anlamak mümkündür. Aynı zamanda David Gilmour ve About Face adında iki solo albümü bulunmaktadır.

David'in en önemli hobisi uçmak; bunun dışında model uçak koleksiyonculuğu ile ilgileniyor ve çeşitli havacılık gösterilerine katılıyor. İki kez evlenen Gilmour, 3' ü eski eşinden olmak üzere 7 çocuk babası.

David Gilmour 30 Kasım 2005'te "On An Island" isimli yeni albümünü 6 Mart 2006'da çıkaracağını açıkladı. Bu albümü takiben ise Avrupa'nın çeşitli kentlerinde bir dizi konser verecek.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

yok size tanım!..

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta

Arkadaşlarım

mng
cemdadas
tomcruise
vedat1987
varolus09
ikizler
özcan demir
raciegi
karacocuk
sessizofke01
Özkan Özdemir
leonn
muzzy07
rockme16
arananadaam
buxes
battygirl